| “Doktor olmak varmış anasını satiiim” diye homurdana homurdana geldi. “Ne oldu” diye sordum. “Sabahtan beri çalışıyorum, çok yoruldum, bir de bugün Pazar, bak sen ne güzel dinleniyorsun, doktor olmak varmış anasını satiiim” dedi. |
*** Bu cümleyi duyduğum vakit kafamda bir zonklama; midemde bir büzüşme; kalbimde bir ezilme; ciğerlerimde bir daralma; eklemlerimde bir ayrışma hâsıl oldu. Neden mi? Doktor olmanın dayanılmaz hafifliğinden mütevellit meramımızı hala geniş kitlelere bildirememiş olmamızdan; onca iletişim araçlarına rağmen sesimizi çoklarına duyuramamış olmamızdan; her türlü birebir iletişim tekniği kullanma imkânımıza rağmen halen bunu verimli bir şekilde kullanamıyor olmamızdan olsa gerek bu hissettiklerim. *** Çocukluğumuzda en ideal mesleklerden biri doktorluktu. Şimdi bu lafı edince yaşımı az çok tahmin edebilirsiniz, ancak yine de tam olarak bilemezsiniz, ayrıca ısrar etmeyin söylemem de. İşte o zamanlar doktorluk en popüler mesleklerden birisi hatta birincisiydi. Çünkü iyi bir maaşı vardı, saygınlığı vardı, toplumun en çok okumuş kişisiydi, el üstünde tutulur ve baş tacı edilirdi. Yani önce ellerin üzerine alınır sonra başa götürülerek taç niyetine takılırdı. Ulvi bir mecrada at koşturuyor olmaları ve bire bir insanların sorunlarına çare, hastalıklarına em arıyor olmaları; üstüne üstlük toplumun genel bilgi seviyesinin günümüzdeki gibi iletişim araçlarının olmaması nedeni ile oldukça düşük olması da etkinliklerini, dinlenirliklerini ve güçlerini katlıyordu. Öyle ki ilçede kaymakam, illerde vali yardımcısı kadar popülerlikleri, saygınlıkları ve dinlenirlikleri vardı. Hani abartma gibi olacak belki ama nerdeyse fetva verecek seviyede ağızlarının içine düşülüyordu. Neyse lafı daha fazla uzatarak hassas canlarınızın ümüğünü sıkmış olmayayım; dolandıra dolandıra başınızı döndürüp midenizi bulandırmayayım; esas meselemize döneyim. İşte o günlerde popüler olan bu mesleğe ulaşmak isteyen; doktor olmak için can atan binlerce öğrenciden biri de bendim. İşin içine girince yukarıda bahsini ettiğim mesabelere gelebilmenin ne kadar meşakkatli ve yıpratıcı olduğunu yaşayarak öğrendim; işte şimdi de onları size anlatacağım. Elbette ki her birini anlatacak kadar uzun yazmayacağım, önemli birkaç noktaya parmağımı basacağım, kalanlarını da sizler zihin labirentinizdeki noktaları birleştirerek bulabileceksiniz. En baştan şunu yeniden ifade etmem de hayır görüyorum ki; duyarlılığımın yalnızca nisa taifesini ilgilendiren günlerle sınırlı olmadığı da bilinsin; kendim için istediğim kadar başkaları için de isteyebilen bir yapıdan müteşekkil olduğum belli olsun. Efendim daha önce de bahsini etmiştim, bu batı icadı adetlerden; ecnebi mamülü özel günlerden; ticari kaygı damarlarından kotarılmış özel kutlama şeylerinden haz etmem, edemedim. Aynen öyle ki bu tıp bayramından da hazzetmişliğim olmadı. (Oysaki ecnebilere mahsus değil baya baya bizim adetimizdir bu bayram) Ekseriya eş-dost-arkadaş güruhu ile bir araya gelebilme vesilesi ile kimi zaman kutlamalara iştirakimiz; balolara teşrifimiz olmuşsa da; az evvel de belirttiğim üzere bundan haz ettiğimden değildir. Daha ziyade uzunca müddettir göremediğimiz tanıdıkları görmek, ayaküstü hasbıhal etmek, dertlerimizi deşmek, var ise mutluluklarımızı bölüşmek gayesi ile bu tip tertiplere iştirakimiz oldu, bundan sonra da olabilir. Sanki yılda bir gün kutlama yapılınca her şey güllük gülistanlık oluyormuş havası sıkça estirilen bir toplulukta yaşadığımızdan mıdır bilmiyorum, kutlama beni neşelendireceği yerde kaygılandırmaya, endişelendirmeye, kederlendirmeye başlıyor. Hatta öyle ki kimi zaman ağlamamak için kendimi tutmak zorunda kaldığımı bile hatırlarım da, enseme bir şaplak vurasım bile gelir. Zira böylesi özel günleri müteakip ‘eski tas eski hamam’ dönergecine binmeye devam ediyor; sanki bir gün evvelinden kutladığımız şey uzaylı Zekiye’nin doğum günüymüş gibi muamele ediyoruz. Misal anneler günü kutlamışsak daha ertesi gününde annelerin burnundan getirmeye yeniden başlıyor, sevgililer günü kutlamışsak daha sabah olmadan beyin tilkileri eşliğinde tavuk kümeslerinin kapılarını sayıklıyoruz. Elbette istisnalardan bahsetmiyorum, onlar da kaideyi bozacak salt çoğunluğa hiçbir zaman erişemeyeceklerinden mevzu bahis etmeye hacet yok. İşte bu ahval ve şerait içerisinde; her ne kadar bu tip özel günlerden haz etmiyor olsam da; kutlamaları kabul edeceğimi ve bundan da memnuniyet duyacağımı da açıkça ifade edeyim. Zira maksat muhabbet olacak. Hatırlamak, yâd etmek, gönül almak babındaki bu kutlama mesajlarından hoşnut olacağımı da beyan edeyim; bu yöndeki arzunuza ket vurmuş olmak istemem. Ancak ve ancak, hususiyetle ve hatta altını da kalınca çizerek ifade etmek istediğim bir mevzu var ki; “bir dokun bin ah işit” nevinden bir volkanik patlama neticesinde her yan tar-u mar olabilir; zelzeleyi müteakip cümle dikili taşlar yerle yeksan olabilir; bin bir emekle imar edilmiş mamurun arzın derinliklerine gömülmesi fecaatine şahit olunabilir. Hay dilimi eşek arısı soksun kıvamına gelmiş bulunmaktayım. Hatta dilimi zincire vurup asit kuyularına atasım bile geldi. Haydaaa, ne oldu şimdi diyebilirsiniz. Yahu ben esas olarak bugün bunları yazmayacaktım. Yazacağım mevzua son paragrafta ancak gelebildim iyi mi. İyi değil tabi. Şimdi anlatacaklarımı da yazarsam sabah kadar okursunuz artık. Beynimdeki fikir uçuşmalarını kontrol edebildiğim gün birinci paragrafı itibarı ile konuya dahleden, ilelebet konudan sarkmayan bir makale yazabileceğim ümidindeyim. Beis göstermeyiniz. Ümitvar olunuz. Hoş ben bu konuda pek ümitli değilim ama… Haydi hayırlısı bakalım. O zaman konumuza sonra devam etmek üzere nokta koyuyorum. Bu yazıda girizgah olsun, öyle kabul edin artık. (kenarımın yazarından dip not: Demek ki içim kabarmış, yüreğim daralmış, bu konu açılınca acayip yazasım gelmiş. Ben size söyleyeyim bu konu çok su götürür. Tabi ben de yazarım. Yazı dizisi bile olur. Tey teeey teeey.) Murat Hacıoğlu 15 Mart 2009 Pazar |