Herkes Yazarken Ben Neredeydim?

11191580_956364154393936_1610975247_nUzunca bir süredir blog yazmadım, yazamadım. Milliyet Blog’ta eski dinamizmimi kaybettiğim için yazıp yazmadığımı ya da ne sıklıkla yazabildiğimi de fark edemedim. Ancak esas sebep bu değildi tabi. Kendi siteme de uzunca bir süredir yazmıyorum çünkü. Sebebi daha doğrusu sebepleri de var elbet.

Sayın ve sevgili editörümüz Başak Hanım bu durumu yani uzunca bir süredir yazmadığımı fark etmiş, belki başıma bir haller geldiğini (daha önce sağlık sorunları nedeniyle zaman zaman yazılara ara vermiştim çünkü) düşünerek mail ile sorma inceliğinde bulunmuş. İlkin kendilerine bir kez daha buradan teşekkür ediyorum.

Sağlık konusunda (ironik olarak belki de bir sağlıkçı olduğum için) çok şanssızım, evet. Özellikle son yıllarda başıma gelmeyen kalmadı neredeyse. Bir ameliyat bitti, diğeri başladı, bir ağrı geçti öteki başladı derken yıllar su gibi akıp gitti.

Edebiyat (yazın) hayatıma (şimdi burada kendimi önemli biriymiş gibi hissettim) başladığım bu sayfalarda harala gürele, çalakalem, durmadan yazdığım günleri özlemedim desem yalan olur. Sağlık sorunları ile yazma sıklığı gittikçe azaldı, hatta durdu. Tabi blog için söylüyorum bunu. Blog haricinde yazdım çizdim yine.

Şimdi “Nerde o eski bloglar, nerde o eski yorumlar, nerde o eski paylaşımlar” diye başlamayacağım merak etmeyin. Ama insan yaşlanınca eskiye özlem duymaya başlıyormuş bunu da fark ettim 🙂

Gelelim esas konumuza. Bunca zamandır neredeydim, neden yazmadım? Neden yazmadığımın içsel sebeplerini bir yana bırakarak dışsal sebeplerini bir bir sıralamak istiyorum. Birkaç satırlık bir şey canım, merak etmeyin kafanızı şişirmeyeceğim.

Birincisi ve en önemlisi eşimin bir süre karnında sakladığı bebeği dünyaya getirmeye karar vermesidir. 20 Temmuz itibariyle bu satırlar yazanı baba oldu. Baba olmanın nasıl bir his ve duygu şelalesi yarattığını tam olarak anlayamamış olabilirim belki ama kendimce baya baya değişik başka hislerle doldum. Baba olduğum için yazamadım dersem yalan olur tabi. Eşimin hamilelik sürecinde yani bu ufaklık daha doğmadan da babasını meşgul etti diyebiliriz.

Blog yazamamamın tek sebebi bu değil tabi ama önemli faktörlerden bir tanesi. Diğer bir sebep ise etime buduma bakmadan kitap yazmaya çalışmam oldu. Onun da hikâyesi “Acımadı ki” ile başladı. Geçen yılsonuna doğru “Acımadı ki diye bir kitap çıkaracağız, acımayan bir yerini göster” dediler. O kısımları fazla uzatmayayım. Öyleydi böyleydi derken kitabımız da çıktı. Zaten son blogum da kitap üzerineydi. İşte bu kitap bana değişik şeyler şeyetti. Durduk yerde kitap yazma isteği geldi bana. “Aman nolcek iki üç tane öykü yazarım, kitap olur” dedim.

İzmir ‘de fuarda kitabımızı alıp birbirimize imzalar attıktan sonra (galiba o lezzet beni çıldırttı) kitap yazma düşüncemi ilk olarak yeğenim Burak’la paylaştım. İlkin ‘erkekler’ ile ilgili bir deneme-mizah türünde yazmak istedim. Sonra İzmir dönüşü yol boyunca düşündüm. Böyle bir kitap için epeyce bir zaman harcamam gerekecekti ama benim o kadar zamanım olamayacaktı. Zira kızımız (Belis) dünyaya gelmek üzereydi. O doğduktan sonra oturup yazacak zaman bulmakta zorlanacaktım (Öyle de oluyor şimdi. Bu blogu yazmak için kaç defa gaz çıkartma operasyonu yaptım bir bilseniz). Burak’la konuşurken ikinci kitabımın da roman olmasını istediğimi söylemiştim. Roman için de tecrübem yoktu. “En iyisi öykü kitabı olsun” diye düşündüm. Hangi akla hizmetse artık. Bana gelenler gelmişti anlayacağınız.

Öykü yazmak için geçtim bilgisayarın başına. Eski dostlar beni bilirler çalakalem yazmayı severim. İşte ben onu öykü yazarken de olacak sandım. Çalakalem yazarken gidişat beni tedirgin etmeye başladı. 40-50 sayfalık birkaç öykü yazmak için geçtiğim klavye başında bana yine değişik bir şeyler oluyordu anlayacağınız.

Durduk yere öyküye karakter sokuşturmaya, olayları saçma sapan yerlere doğru sürüklemeye başlamıştım. “Dur bakalım ne olacak” diye sabredip sonunda çıkan şeyin neye benzeyeceğini merakla beklemeye karar verdim. Derken günler, haftalar geçti gitti. Ben kendi kendime heyecanlanıp yazmaya devam ediyordum. Rüzgâr nereden eserse oradan yazdığım için ne olacağını, olayın nereye gideceğini ben de bilemiyordum. Bu yüzden heyecanlanıyordum. İnsan kendi yazdığı şeyin sonunu bilmez mi? Bilmezmiş. Ben bilmedim, bilemedim.

3 Mayıs’ta (doğum günümde) yazmaya başlamıştım. Birkaç hafta önce bitirdim. Aslında daha önce de bitebilirdi. Zira Haziran sonunda yazdığım şeyin %90’ı tamamlanmıştı. Temmuz ayı doğum öncesi/doğum/doğum sonrası olmak üzere oldukça yoğun günler barındırdığından yazmaya ara verdim. İyi de ettim. Çünkü ne yazacağımı bilemiyordum. Yazdığım şeyi bir şeye benzetemedim bir türlü. Hikâye ya da öykü desem değil, roman desem o da değil.

Ama heyecanlı bir şey oldu. Aynı zamanda aşk-meşk olayları da var. Sürprizler var. Derken Ağustos ayında Belis’ten fırsat buldukça yazdıklarımı düzenlemeye, kurgu ve yazım hatalarını düzeltmeye ve tabi sonunu nasıl bağlayacağımı da düşünmeye başladım. Derken ilham geldikçe yazdım, geldikçe yazdım, bir de baktım bitmiş.

Bunca şeyin arasında blog yazacak zaman ve enerji yoktu. Kafamı başka şeylerle meşgul edip bir şeye benzetemediğim eserimi hilkat garibesine de çevirmek istemedim. “Hilkat garibesi olacağına böyle bir şeye benzemeden kalsın daha iyi” dedim. Sonra düzeltmeler için 4-5 defa daha okudum. Benzetemedim benzetemedim ama yine en çok romana benzettim sonradan.

İşte benim blog yaz(a)mama hikâyem kısaca böyle. Önce bir şeye benzetemediğim ama sonra romana benzediğini iddia ettiğim eserimin son kontrollerini yapıyorum. Bir yayınevine gönderip yayınlatabilmek dileğimdi ama şimdilik ona cesaret edemeyeceğime karar verdim. Bireysel yayıncılık dedikleri atraksiyonu araştırıyorum. Bu ilk eseri bir şekilde yakın çevremin beğenisine sunmak, kısmetse sonra daha iyisini üretebilmek niyetiyle dolup taşıyorum.

Kısmetse gelir Hintten Yemenden, kısmet değilse ne gelir elden.

Selam ve muhabbetle..

Murat HACIOĞLU

04.09.2015, Denizli

Print Friendly, PDF & Email

Arkadaşlarınızla Paylaşın

Bir Cevap Yazın

Translate »