Sevgililer Günü Güzellemesi*

ask1Bir koşuşturmacadır gidiyor hayat.

Günümüzde sanki zaman daha hızlı ilerliyor gibi geliyor insana.

Hani hayat maraton gibi denilir ya, biz maratonu kısa mesafe koşucusu gibi koşuyoruz sanki…

Çocukluğumda; yaz tatillerinde yapacak bir şey bulamazdık, canımız çok sıkılırdı. Kâh top oynardık, kâh çelik çomak, bazen kovboyculuk oynayarak zamanı geçirmeye gayret eder bazen de saklambaçlarla kaybolan benliğimizin kırıntılarını arar dururduk ama yine de vakit geçip-bitmek bilmezdi.

Hadi tatilde zaman bol diyelim, sabahtan akşama değin onca saat elbette geçmez diyelim; ancak okullu zamanlarımızda da zamanı bir türlü geçiremezdik ki. Dersler bitmezdi, uzadıkça uzardı, hele ki sevmediğin bir ders ise, bekle Allah bekle… Bir de öğretmen sevilmiyorsa, of ki ne of. Vakit geçmek bilmez, zil çalmak bilmez…

Yahu belki bende bir anormallik vardır, ama teneffüslerde bile vaktin geçmediğini bilirim ben. O kadar uzun gelirdi ki, yazılı sınavıma hazırlandığım bile olurdu. Büyüklerimiz sınavdan önce ders çalışmayın diye tembihlerdi de, ben teneffüste çok çalıştığımı bilirim. Ne bileyim o zamanlar zaman dediğimiz şey bu kadar hızlı ilerlemiyordu galiba…

Hakikaten de büyüdükçe zamanın daha hızlı akıp gittiğini görüyorum. Hani sanki yokuş aşağı yuvarlanmış bir tekerlek gibi. İlk başlarda gayet yavaş, “gitsem mi gitmesem mi”; “az gitsem ne olur, uz gitsem neye yarar, gitmesem kim gocunur” der gibi zaman…

Ama sonra bir bakıyorsunuz paldır-küldür yuvarlanmaya; önüne geleni ezmeye; otoban hız sınırlarını zorlamaya; trafik polislerine nanik yapmaya başlamış ‘zaman hazretleri’…

Günümüzde zaman öyle bir hızlı akıyor ki, tutabilene aşk olsun. Sanki 100 metre Dünya şampiyonu koşucu gibi. Hadi kendi hızlı aktığı yetmezmiş gibi beraberinde her şeyi de sürükleyip götürüyor. Oysa ki hepimiz o hızda gitmek istemiyoruz… (Sanki dinleyen var)

Yok, tutamadım kendimi eskiye döneceğim. Nostalji yapmak yaşlılık alametidir derler, galiba yaşlanıyorum, kızım sana söyledim, velev ki oğlum anlasın; ben yanmam kederimden, dağlar yansın ne gam. Ya da ben beni bilmem, seni nerden bileyim. Uysa da söyledim, uymasa da…

Bana mı öyle geliyor yoksa gerçekten mi öyle bilmiyorum. Zaten bilmediğim için sizlerle paylaşmak istedim. Hızlıca akıp giden zaman içerisinde birçok değerimizi kaybettik, kaybetmeye başladık sanki. Her bir işimizi apar topar halleder olduk. Eskiden testiden su içerdik, şimdi suyu daha hızlı soğutan buzdolabı var mesela… Tamam, kabul ediyorum, çok anlamsız bir örnek oldu. Ama öyle… Bu da bir gösterge işte…

Gösterge olunca illa ki digital olacak, barometre cinsinden civalı, indirgeçli-kaldırgaçlı alet-edevat mühimmatı barındıracak diye bir kaide yok ki. Ben örneğimi verdim, veremeyenler utansın.

Sanmayın ki teknolojiye düşman bir insanım, hayır, teknolojiyi çok seviyorum, yakından da takip etmeye çalışıyorum. Birçoğunuzdaki gibi son model teknolojik cihazlardan üç beş adet satın bile aldım. Benim makinelerle bir derdim yok, hiç olmadı da… Testi meselesinde sadece damak tadımıza verdiğimiz önemi vurgulamaktı maksadım. Bir örnek işte. Ayranı çok severdik, hala da severiz, ama televizyonda kıçını sallayan ineklerin görüldüğü reklamlardaki gibi seviyoruz…

Karnım da aç değil ama nedense içeceklerle başladım. Birazdan da yiyeceklere geçeceğim diye korkarım. Neden korktuğumu anlamazsınız diye açıklama da yapayım. Efendim ben duygusal şeylerden bahsedecektim bu yazıda… Nerden çıktıysa testi, su, ayran diye yazmaya başladım. Hani belki aşkın zamana yenildiği su katılmamış bir gerçek olduğundandır, ya da sulu malzeme haline getirilmiş sevdalardan dolayıdır, bilemem… Öyle ya da böyle bir sululuk söz konusu.

“Ben seni 140 karakterlik mi sevdim?”… İşte günün anlam ve önemini belirten en önemli kelime topluluğu. Absürd gelecek belki ama gerçek bu. Hayır böyle bir cümle kurulmuştur demiyorum da, buna benzerleri vardır mutlaka. Ne bileyim, mesela kız oğlanı terk etmiştir, oğlan da ardından şu mesajı yazar; “Yazıklar olsun sana transfer ettiğim kontörlere, yazık ki sana bir aylık mesaj hakkımı harcadım, Allah beni kahretsin ki, tam tamına 345 kontörlük arama yaptım senin için”… Ha tersi de olabilir, bunları kızcağız da söyleyebilir, tersi durumda…

İşte birden bire bu konu aklıma geldi. Apar topar yaşayıp gidiyoruz. Her şeyi o kadar hızlı tüketir oldu ki, yakında bir şey bırakmayacağız. Ne içilecek temiz sular, ne yenecek doğal gıda, ne de ölesiye sevilecek aşklar… Çok hızlı gidiyoruz. Ve sanki biz hızlandıkça zaman daha çok hızlanıyor. O hızlandıkça biz hızlanıyoruz… Kısır döngü olmuş, birbirini körükleyen iki süreç gibi… (çevre damarımın tuttuğunu hissettim, size de hissettirdim mi?)

Fast Food (ayakta hızlı yeme) kültürü her anımıza, her davranışımıza işlemiş. Sadece yemekler değil, aşklar da Fast Food olmuş… Sadece karın doyurmaya endekslenmişiz. Aç gönülleri unutmuşuz, onların isyanlarına da kulaklarımızı tıkamışız. “Ne yapalım kardeşim, bu zamanda böyle, manyak mısın aşık olacaksın, hızlıca yaşa ve geç” diye öğütler verenler de olacaktır. Ama siz onlara kulak asmayın. Bana da kulak asmayın. Yav ne bileyim işte, mantığınızın sesini kaydedin, sabah-akşam yemeklerden önce dinleyin…

Kalplerinizi, gönüllerinizi aç bırakmayın, aç kalmasınlar diye Fast Food aşklarla da beslemeyin sakın. Yoksa şişman olurlar. “Oy şişmanım şişmanım, şişman sevdim pişmanım” diye türkü çağırırsınız, türkü barlarda takılırsınız, anlamsız olur. Zira fast food mantığıyla beslediğiniz gönlünüz daha da aç kalır, sefalet çeker, bir deri bir kemik kalır da ruhunuz duymaz vesselam…

Gittikçe zayıflayan, eriyip giden sevgi pınarınızı gün gelip (işiniz düştüğünde) aradığınız vakit ancak mezarlarını ziyaret edebileceksiniz. “Ben gönlümü mezarından çıkartırım, tekrar diriltirim” diyorsanız o başka tabi…

Hepinize gerçek lezzeti bulacağınız, en ince duyguları dalga dalga hissedebileceğiniz, gönül sarayında bir ömür boyu saklayabileceğiniz aşklar ve sevdalar diliyorum. En güzel günler sizin olsun.

Sevgiyle kalın..

Murat HACIOĞLU

(*)Arşiv:15 Şubat 2009 Pazar

Print Friendly, PDF & Email

Arkadaşlarınızla Paylaşın

Bir cevap yazın

Translate »