Üzüm Yerken Bağcıyı Dövelim mi?

Teknoloji ilerledikçe hayat koşulları iyileşiyor mu yoksa hızla ilerleyen süreç zamanda olduğu gibi insanda da bozulmalar meydana getiriyor mu? Şöyle bir düşünelim: Bundan 100 yıl kadar önceki zaman akışı ile bugünkü zaman akışı aynı mı? Yani birim zamana düşen eylem oranları eşit mi? Ya da şu şekilde sorabiliriz: Zaman içerisindeki hareketin ivmesi ve hareket neticesi oluşan verimlilik aynı mı? Daha da karmaşıklaştırırsak: Zaman sarmalı içerisindeki meydana gelen oluşların yıllar geçtikçe birbirine olan tekabüliyeti ne oranda değişiyor ve bu değişim insanoğlunu hangi düzeyde ve nasıl etkiliyor? Kafanız karıştı değil mi?

Maksadımız üzüm yemek ama aynı zamanda bağcı ile de münasebetimiz olacak. Tamam, belki bağcıyı dövmeyebiliriz ama en azından yediğimiz üzümlerin bize ulaşması ve kalitesi hakkında iki çift laf edebiliriz. Çok mu karışık konuşuyorum. Bugün ters tarafımdan kalktım desem yalan olur, her zamanki tarafımdan kalktım. Ancak biraz uyku problemim vardı belki uykusuzluğun getirdiği yorgunluk ile beyin fonksiyonlarım belirli bir miktarda otonom kazanmış olabilir. Hal böyleyse okuduklarınızı salim kafayla yeniden düşünmem gerekebilir. Belki o zaman işin içinden çıkabilirim.

İşin o tarafını şimdilik boşverelim. En iyisi daha basit bir düzlemde geçen yazıda değindiğimiz noktadan devam edelim ve en azından o günkü meramımızı tamamlamış oluruz. Girizgahtaki meseleye de isterseniz bilahare değiniriz, başka bir blogda..

Saldım çayıra Mevla’m kayıra derken maksadımızın dünyayı boşvermek olmadığını bilakis dünyayı önemsediğimiz için onun plan ve programı dâhilinde yaşamaya çalışmamız gerektiğini ifade etmeye çalışmıştık. Ya da en azından ben bunu demeye çalışmıştım da diyebildim mi bilmiyorum. Olmadıysa da bugün tamamlamış olacağız umarım. Saldım çayıra Mevla’m kayıra felsefi bir içerik taşımıyorsa da bir realitenin belirli bir bölümüne uyuyor olması hasebiyle aklıma geldi. Söylemek istediğimizi esprili bir dille ifadeye getirdiği için de ayrıca bir sempatim oldu. Ancak bunun altını doldurmayınca da yanlış anlamalar yüzünden canımız sıkılmasın istedik.

Temel yaklaşımımız değiştiremeyeceğin şeyleri kabul etmek ya da onlara rıza göstermek üzerine kurulu. Bu asla “tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bak” mottosu değildir. Bu tamamen argo piyasasında bir realitenin dejenere edilmiş halidir. Bizim maksadımız okuyana yaşamı için yapabileceği bir şeyler olduğu izlenimi vermek. Daha da ötesi bu yaşamı olabildiğince kolaylaştıracak ipuçları sunmak. Dileyen dilediği kadarından istifade eder.

Evet, değiştiremeyeceğin şeylere rıza göstermek ile değiştirebileceğin şeyleri için de çaba sarf etmek gerektiği temel prensibimizdir. Esasında meselenin özü çok basittir ancak iş uygulamaya gelince zorlaşır. Çünkü insan doğası yahut başka bir deyişle insan fıtratı bunun tersine çalışır. Yani değiştiremeyeceği şeyler için çaba harcarken değiştirebileceği şeyleri akışına bırakır. Benlik yahut ego dediğimiz temel yaşam dürtüsü bu istikamette programlanmıştır. Bu programı değiştirmek kişinin gayreti ve sabrıyla doğru orantılıdır. Aslında sadece gayret ve sabır da yeterli değildir ancak konunun o kısmına girersek toparlamak zorlaşacak. Merak edenler için ona daha sonra değiniriz.

İşte benlik dürtülerinin güdümünde yaşayan insanoğlu hem bu anlamda bir çıkmaza sürüklenir hem de egosunun hırsları doğrultusunda gittikçe sarpa sarar. Bunu kontrol etmeyi öğrenemediği için bir süre sonra –entropi gereğince– bozunuma uğrar yani popüler deyişle anksiyete bozukluğuna düçar olur. Zira işler artık kontrol edilemez bir noktaya gelmiştir ve içinden çıkılmaz bir hal alan durum kişide sürekli bir stres oluşturur. Bunun yansıması olarak hem organ rahatsızlıkları hem de psikolojik problemler başgösterir. Çağın hastalığı stres dedikleri de işte budur!

Çağımızda fazla görülmesinin sebebini de yazının girişinde ifade etmeye çalıştığım ancak edemediğim zaman döngüsüdür. Eskilerin “ahir zaman” dedikleri de işte budur. Ahir zamanda ortaya çıkacak denilen ve galiba birçoğu da ortaya çıkmış olan kıyamet alametlerini sadece bildiğimiz anlamda kıyamet olarak anlamayın. Kâinatın bozulması olarak bildiğimiz kıyamet gelecektir, gelsin. Ama ondan önce bizim kıyametimize bir göz atsak fena olmayacak.. Nasrettin Hoca’ya sormuşlar ya “kıyamet ne zaman kopacak” diye. Hazret “eşeğimin öldüğü gün küçük kıyametim, karımın öldüğü gün de büyük kıyametim” demiş.

Kıyametimizi bilme ve buna hazırlanma babında bir şeyler anlatabilme gayretindeki bu aciz kul sürç-ü lisan eylediyse affola..

20/10/2012

Selam ve muhabbetle..

Murat HACIOĞLU

Print Friendly, PDF & Email

Arkadaşlarınızla Paylaşın

Bir cevap yazın

Translate »